Ramazan Mânileri
. .
  Ramazan’ım merhaba!
Bizlere verdin sefâ,
Rabbimize hamdolsun,
Her nefeste bin defa.
. .
 
 
 Duvar Kağıtları
. .
 
. .
 
 
  Ramazân-ı Şerîf ve Oruç
Osman Nûri Topbaş

Ramazan günleri, gizli-âşikar her türlü günahtan insanı uzak tutan ve onun kötülüğe meyyal yapısını iyiliğe yönlendiren, rahmet ve mağfireti bol, mânevî-rûhânî esintisi çok olan bereketli bir zaman dilimidir (1). Oruç ayı, ferdin ve toplumun hayatını intizama sokan, ciddiyet ve disiplin altına alan, düşünme, otokritik ve nefis muhasebesi fırsatı veren önemli bir terbiye vasıtasıdır. Bu hikmetinden dolayı oruç ibâdeti, Rasûl-i Ekrem (s.a) tarafından kalkana benzetilir ve ramazan hâricinde de tavsiye edilir. Bu itibarla, koruyucu ve kollayıcı bir fonksiyon icra eden oruç ibâdetinin bir metafizik sindirme hareketi olarak yorumlanması mümkündür.
Oruç, mü’minin kalbine rikkat kazandıran, ruhunu arındıran, takvâsını artıran, infak, hayır ve hasenâta yönlendiren sâlih bir ameldir. Abdullah b. Abbâs (r.a), oruç ayında Rasûl-i Ekrem’in halini şöyle tavsif eder: “Rasûlullah (s.a.) insanların en cömerdi idi. O, ramazan ayında Cebrâil ile karşılaştığında daha da cömert olurdu. Rasûlullah (s.a), ramazanın her gecesinde Cebrâil ile buluşarak karşılıklı olarak (mukâbele) onunla Kur’an okurdu. Rasûlullah (s.a) hayır-hasenât hususunda devamlı esen rüzgardan kesinlikle daha cömerttir”(2).
Bu demektir ki, infak, bilhassa ramazan günlerinde Peygamberimiz (s.a) tarafından çok sevilen ve devamlı tatbik edilen bir sünnettir. Burada sünnet tabirinin, ehl-i hadis tarafından ortaya konulan terim mânasına dikkat çekilmelidir. Bilindiği gibi, sünnet kelimesinin lugat mânaları arasında, “yol, çığır, tavır, davranış biçimi, hayat tarzı, gidişat, hal, âdet, teâmül ve tatbikat” mevcuttur.
Yakın geçmişte rahmet-i Rahmân’a kavuşan hadis âlimi Abdülfettah Ebû Gudde (v. 1417/1997), Rasûl-i Ekrem’in (s.a) hadislerinde, selef-i sâlihîn (sahâbe-tâbiîn) ve onları takip eden muhaddislerin muhtelif sözlerinde yer alan sünnetin şu umumî/geniş mânada kullanıldığını ortaya koymuş bulunmaktadır: “Sünnet, dinde şeriat haline getirilip peşinden gidilen yol ve ortaya konulan peygamberâne yöntemdir” (es-Sünnetü et-tarîka el-meşrûa el-müttebea fi’d-dîn ve’l-menhecü’n-nebeviyyü’l-hanîf)(3).
Demek oluyor ki, sünnet, Peygamberimiz (s.a) tarafından tabiat haline getirilen hayat tarzı, onun sahip olduğu zihniyet ve dünya görüşü demektir. Bunun, “Hadislerde ifadesini bulan Muhammedî yol” şeklinde ifade edilmesi de mümkündür.
Râgıb el-İsfehânî (v. 425/1033 civ.), mekârim-i şerîatın hikmet, insanlar arasında adaletle hüküm vermek, iyilikte bulunmak gibi mânalara geldiğini belirttikten sonra şöyle der: “Mekârim-i şerîatın mebdei, nefsin ilim öğrenmekle temizlenmesi, iffet, sabır ve adaletin uygulanma imkanı bulmasıdır. Onun nihayeti ise, hikmet, cömertlik, hilim ve ihsan ile mücehhez olmaktır”(4). İslâm ahlâk ve medeniyetinin temelinde, “Allah’ın emrine saygı, yaratıklarına sevgi ve şefkat” (et-ta’zîmu li emrillâh ve’ş-şefekatü alâ halkıllâh) prensibi vardır. Bu prensibin dikkate alınmaması halinde, insanın “kalp ve vicdan temizliği” iddiasında bulunarak kendini temize çıkarması, mesnedsiz bir iddiâdan başka bir şey değildir.  
Mü’min, Allah ve Elçisi’nin emir ve yasakları çerçevesinde yaşayarak hayatına anlam kazandıran, vakar ve izzetine düşkün bir insandır. Değerlerine inanmış kadın-erkek her müslüman, aksi bir düşünce veya eylemin, nefis ve hevânın/egonun isteklerinin ön planda tutulması, bunun ise bir zillet demek olduğunu bilmek durumundadır. Nişapur’da tasavvuf yolunu ilk izhar ve inşâ eden zâhid şahşiyet Ebû Hafs en-Nîsâbûrî (v. 264/877)(5), “Günahlar küfrün postasıdır/habercisidir. Nitekim humma da ölümün postasıdır/habercisidir” derken, anlamlı bir benzetme ile iman-amel münasebetine dikkat çekmiş, umursanmayan günahların ve gafil davranışların giderek insanı küfür noktasına ulaştırabileceğini ifade etmiştir.
Rasûl-i Ekrem’in, “Allahım, senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği istiyorum” (Allâhümme innî es’elüke’l-hüdâ ve’t-tükâ ve’l-afâfe ve’l-ğınâ)(6) şeklinde yaptığı duâ, bu yüzden ümmetini yakından ilgilendirmeli ve hatırından hiç çıkmamalıdır.
Ne var ki, dünyanın geçici nimet ve imkanlarına nail olmalarına rağmen, onların icaplarını yerine getirmeyen insanların, Ebû Hâzim’in şu sözünden ibret dersi çıkarmaları gerekir: “Allah’a yaklaştırmayan her nimet baş belasıdır”(7). Çünkü “her nimetin şükrü kendi cinsindendir” fehvâsınca, mal ve servetin şükrü, Allah’ın rızasını kazanma ümidiyle muhtaçlara infak suretiyle gerçekleşir. Şükrü yerine getirilmeyen nimetin Allah’a giden yolda ciddi bir engel olduğu açıktır.
Rasûlullah (s.a), “Düşman eline düşmüş esiri/zorda kalmış müslümanı kurtarın, aç kimseyi doyurun, hastayı ziyaret edin”(8), “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte mü’minlerin durumu, insan bedenine benzer. Ondan bir uzuv rahatsızlandığında, bedenin diğer uzuvları uykusuzluk ve humma ile ona ortak olmaya çalışırlar/çağrışırlar”(9), “Müttakî için zenginlikte bir beis yoktur. Müttakî için sağlık, zenginlikten daha hayırlıdır. Gönül hoşluğu nimettendir”(10) ve “Benden sonra, sizin hakkınızda en çok korktuğum şeylerden birisi, dünyanın zinet ve câzibesinin size açılmasıdır”(11) buyurur.
Selef büyüklerinin tasavvuf anlayışını şekillendirmede, bu ve buna benzer hadislerin tesir ve tezahürünü görmek mümkündür. Kanaatimizce, bir disiplin olarak tasavvuf için yapılan en güzel tariflerden birisi şu olmuştur: “Tasavvuf, eldeki maddî-mânevî imkanları seferber etmek, başkasını kendine tercih etmek ve iyi insanlara hizmetle müşerref olmaktır”(12). Bu demektir ki, sehâvet, fedakârlık, diğergamlık ve samimi hizmet şuurundan uzak bir tasavvuf anlayışı, mücerret iddiâ olmaktan başka bir şey olmayacaktır.
Hz. Ali’nin hilafet devrinde Mısır valiliği yapmış olan (hicrî 36-37) Medineli sahâbî Kays b. Sa’d’ın, Tebük Gazvesi’nde güç durumda kalan orduyu kestiği develerle doyurduğu, hatta bu yüzden borçlandığı bilinmektedir. Maddî-mânevî imkanlarını Allah için seferber eden bu cömert sahâbî, yaptığı şu duâsıyla da müslümanlara örnek olmuştur:
“Allahım, beni mal ile rızıklandır. Zira faaliyet (iş ve hizmet üretmek) ancak mal ile gerçekleşiyor!” (Allâhümme’r-züknî mâlen feinnehû lâ yeslühu el-fiâl illâ bi’l-mâl”.
Helal ve meşru yolla elde edilen servet, nerede nasıl harcayacağını bilen bir zengin için hakikaten büyük bir imkandır. Zenginin elindeki servet aslında Allah Teâlâ tarafından ihsan edilen bir emanettir. Emanetçi zengin, onun muhafazasından ve tasarrufundan sorumludur. “Allah’a ve Rasûlüne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de harcayan kimseler için büyük bir mükâfat vardır”(13) buyuran Rabbimiz ve “Malı uğrunda öldürülen kimse şehit (hükmünde) dir”(14) diyen Peygamberimiz bu noktayı beyan eder.
Vakıflar ve gönüllü kuruluşlar için de aynı hüküm, daha da bir hassas çerçevede geçerlidir. Bu itibarla, dinî-ictimâî hizmet ve faaliyetleri yürütürken, milletin/ümmetin sermayesini israf ve heder etmemek çok önemlidir. Vakıflar, ümmetin uhdesine emanet olarak tevdi edilen ve ciddi mes’uliyet yükleyen müesseselerdir. Bu müesseseler namına tasarrufta bulunan sorumlu şahısların, bilhassa dikkatli harcama yapmaları gerekir. Bu hususta onlar en azından, kendilerinin özel mülkiyetlerinde olan servetlerini harcama esnasında gösterdikleri titizliği göstermek mecburiyetindedirler. Müslümanları rahatsız eden, onları üzen ve hayal kırıklığına uğratan her hangi bir gelişmenin yaşanması, vakıf temsilcileri ve sorumluları için ciddi bir zaaf ve şahsiyet kırılması olarak görülür.
Üzülerek kaydedilmelidir ki, gerek yurtiçinde gerek yurtdışında yürütülen hizmet ve faaliyetlerde, mâşerî vicdanın/kollektif şuurun kabul edemeyeceği bazı harcamaların yapıldığı müşahede edilmektedir. Bu demektir ki, uhdesine emanet yüklenen şahısların daha yakından tanınması, yaptıkları tasarrufların teftiş edilmesi, sorumsuzca hatta “olmasa da olur” kabilinden yapılan harcamaların önüne geçilmesi gerekmektedir.
Geniş imkan ve iktidar sahibi olduklarından çok harcayan ve çok tüketen kimselerin, yaklaşık elli yıl önce dile getirilen şu nokta-i nazar üzerinde düşünmeleri gerekir:“Eskiden ekser İslâm aç değildi; tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır; telezzüze ihtiyar yoktur”(15).
Mal ve servete aşırı düşkünlük, fakir düşme korkusu, ebedilik duygu ve düşüncesi, çoluk-çocuğun gelecek endişesi, cimriliğin sebepleri veya onu körükleyen âmiller arasında sayılabilir. “Mal ve servet toplayıp onu saymayı alışkanlık edinenlere yazıklar olsun! O, mal ve servetinin kendisini ebedi kılacağını sanır.”(16) âyetleri, mal ve servetle birlikte insanoğlunun tamahkârlığın, aç gözlülüğünün ve dünyayı ebediyet üzere kurma düşüncesinin yanlış bir hesap olduğunu açıklar.
“Bana cimriliği yüzünden ömrü uzun olan cimri bir adamı gösterin ve çok hayır-hasenatta bulunmaktan dolayı ölen cömert bir kimseyi getirin!” “Erûnî bahîlen tâle umran bi buhlih – ve hâtû kerîmen mâte min kesrati’l-bezl” diyen Arap şâir, cimrilik sebebiyle tek bir insanın dahi ömrünün uzamadığını ve cömert davranarak fazla infak etmekle de ölmediğini edebî tarzda meydan okuyarak dile getirir.
Müslümanlar için derûnî ve mecburi olan zekât ibâdetinin, düşünen ve arayış içinde olan bazı gayr-i müslimler için hidâyet vesilesi olduğu görülür. Mesela, farklı kültürlerden birçok ülkeyi gezdikten sonra müslüman olan Hüseyin Rofe, İslâm’ı niçin kabul ettiğini anlatan makalesinde şöyle der: “Ekonomik olarak zenginle fakir arasındaki uçurumun yalnızca İslâm ülkelerinde bir köprü ile birleştirildiğini gördüm. Bu köprü sayesinde fakir, toplumun yapısını bozarak bir kaos oluşturmaya teşebbüs etmemektedir”(17).
İnfak ve ikramda bulunmanın, haset gibi bir hastalığı tedâvi eden ciheti de vardır. Kıskançlık mânasına gelen haset, başkasının sahip olduğu imkan ve nimetin, huzurlu ve mutlu hayatın zevâlini istemek demektir. Potansiyel bir tehlike ve kötülük kaynağı olan haset hastalığının tedâvisi pek de kolay değildir. Ancak haset hastalığına yakalanmış karakterlere infak ve ikramda bulunmanın, onları tedavi eden bir devâ, dışa vuracak zarar ve tehlikenin önlenmesi için bir tedbir olduğu gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

Ramazan günlerinde oruç ibâdetinin coşku ve heyecanını iç ve dış dünyasında yaşayan, infak ve hayır-hasenâtta bulunarak cömert ve fedakâr davranan müslüman, takvâ semeresini elde ettiğinden hem Rahmân’ı hem de Rahmân’ın kullarını râzî ve memnun eden bir bahtiyar olarak tebrik ve takdiri haketmektedir.

1 26. 11. 2001 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün, fuhuş ve ahlâksızlığın Ramazan ayında diğer aylara göre % 90 azaldığını açıklaması, bu gerçeğin pratiğe yansıdığının bir göstergesidir.   

2 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 5; Müslim, Fedâil, 50.

3 Ebû Gudde, es-Sünnetü’n-nebeviyye, s. 9, 19.

4 Râgıb el-İsfehânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 27.

5 Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, XII, 510-511. 

6 Müslim, Zikir, 72; Tirmizî, Deavât, 72; İbn Mâce, Duâ, 2.

7 Yahyâ b. Maîn, Târîh, III, 252.

8 Buhârî, Cihâd, 171; Et’ıme, 1; Merdâ, 4.

9 Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 270.

10 İbn Mâce, Ticârât, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 372, 381; Hâkim, Müstedrek, II, 3; İbn Hamza, el-Beyân, III, 209. Hâkim ve Zehebî’ye göre, hadisin isnadı sahihtir.

11 Buhârî, Zekât, 47, Cihad, 37; Müslim, Zekât, 123. Bu hadisin hatırlattığı âyetlerden birisi şudur. “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının süs ve cazibesine gözlerini dikme! Rabbinin rızık ve nimeti daha hayırlı ve daha kalıcıdır” (Tâhâ 20/131).

12 Ebû Nuaym, Hılyetü’l-evliyâ, II, 61.Tarif, “ve kad kîle” (denildi ki) ifadesiyle verilir.

13 Hadîd 57/7

14 Buhârî, Mezâlim, 33; Ebû Dâvud, Sünnet, 29; Tirmizî, Diyât, 21; Nesâî, Tahrîm, 23.

15 Saîd Nursî, Risâle-i Nur Külliyâtı, İstanbul 1994, I, 574.

16 Hümeze 104/1-3

17 Ali Köse, Neden İslâm’ı Seçiyorlar, s. 78.

 

Ramazan Ayınız Mübarek Olsun
Ramazan-ı Şerîf ve Oruç
Osman Nûri Topbaş
 
Ramazan Günlerinde İnfak
Doc. Dr. Zekeriye Güler
 
Efendimizin Ramazan Hayatı
M. Yaşar Kandemir
 
Medine-i Münevvere Ramazanları
Ali Hüsrevoğlu
 
Oruç
Süleyman Derin
 
Ramazan Günlüğümüz
Mustafa Eriş
 
Ramazan ve İnsan
Sabri Akdeniz
 
Sahabe ve Ramazan
Murat Kaya
 
Ramazan ve Oruç
M.Sami Ramazanoğlu
 
Yakın Tarihimizde Ramazanlar
Hasan Aksoy
 
 
 
  www.sebnem.org
Bu site bir
hizmetidir.