Hüdayi Ders Notları

Osman Nuri Topbaş

TASAVVUFUN MENŞEİ
.
.
Bazı kimseler bilmeden, bazıları da kasıtlı olarak Peygamber Efendimiz'in hayatında tasavvufun yeri var mıdır? Tasavvuf, sonradan çıkmış bir şey midir? diye sormaktadırlar.
 Halbuki tasavvuf, sütün içindeki yağ gibi Peygamber Efendimiz'in hayatının her zerresine işlemiş bir mâhiyet arz eder. Çünkü tasavvuf, insanın iç âleminin güzelleşmesi, şahsiyetinin olgunlaşması ve kemâle ermesini hedefler. Biz de bu mükemmelliğin zirvesini Peygamber Efendimiz'de görürüz. Zîrâ bü­tün mev­cu­dâ­tın var­lık sâ­ikı, nûr-i Mu­ham­me­dî ol­du­ğun­dan, Ce­nâb-ı Hak Haz­ret-i Pey­gam­be­r'i "Ha­bî­bim" hi­tâ­bı­na ve iltifâtına medâr ola­cak bir li­yâ­kat­te ya­şat­mış­tır. Rab­bi­miz, O'nun müs­tes­na ve mû­te­nâ ha­ya­tı­nı zâ­hi­ren ve bâ­tı­nen en gü­zel bir şe­kil­de ter­bi­ye ede­rek, bü­tün insan­lı­ğa bir ar­ma­ğan ola­rak lut­fet­miş­tir.
 Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-in sî­re­ti ve mü­ba­rek şah­si­ye­ti, sırf in­san idrâki­ne sı­ğa­bi­len te­za­hür­le­ri ile da­hî, be­şe­rî dav­ra­nış­lar man­zû­me­si­nin en ula­şıl­maz zir­ve­si­ni teş­kil eder. Zî­râ Al­lâh -cel­le ce­lâ­lü­hû- O mü­ba­rek var­lı­ğı, bü­tün in­san­lı­ğa bir "Üs­ve-i Ha­se­ne" yâni en mü­kem­mel bir ah­lâk nu­mû­ne­si kıl­mış­tır. Ce­nâb-ı Hak, bu hususu şöyle be­yân bu­yur­mak­ta­dır:  
"An­dol­sun ki, si­zin için; Al­lâh'a ve âhi­ret gü­nü­ne ka­vu­şa­ca­ğı­nı uman ve Al­lâh'ı çok zik­re­den (mü­min)'ler için Ra­sû­lul­lâh'ta en mü­kem­mel bir ör­nek (üs­ve-i ha­se­ne) var­dır." (el-Ah­zâb, 21) 
 Bu de­mek­tir ki, bü­tün in­san­lık, îmâ­nî ve ah­lâ­kî dav­ra­nış mü­kem­mel­li­ği­ne ula­şa­bil­mek için O mü­bâ­rek var­lı­ğın ha­yat ve fa­âli­yet­le­ri­ni lâyıkıyla öğ­ren­mek mec­bû­ri­ye­tin­de­dir. Bu ise, O'na du­yu­lan mu­hab­bet ve O'nun rû­hâ­ni­ye­ti­ne bü­rü­ne­bil­me nis­be­tin­de ger­çek­le­şir.
 Bu öğrenme ve hissetme faâliyeti neticesinde görülür ki, Peygamber Efendimiz insanlara üç hususu, yani sahih îtikad, sâlih amel ve güzel ahlâkı öğretmiştir. Bunlardan sahih îtikad, akâid ve kelâm ilminin mevzûsu, sâlih amel ve insanlarla münâsebetler ise fıkıh ilminin sahasına girer. Güzel ahlâk, insanın iç dünyasının terbiye ve ıslâhı ise başlı başına tasavvuftur. Çünkü tasavvuf, özü iti­ba­riy­le gö­nül âle­mi­mi­zin se­lîm bir hâ­le ge­lip, mâ­ri­fe­tul­lâh ve mu­hab­be­tul­lâh­tan his­se ala­cak bir se­vi­ye­ye ula­şa­bil­me­si ve bu sâ­ye­de ilâ­hî vus­la­ta me­dâr ola­bi­le­cek bir kı­vâ­ma ge­le­bil­me­si­dir. Biz nasıl ki, "akâid ve fıkıh ilimleri Peygamber Efendimiz'in devrinde yoktur, sonradan çıkmıştır, bunlar bid'attır" diyemiyorsak, tarih içinde bir ilim disiplini hâline dönüşmüş bulunan tasavvuf hakkında da böyle konuşamayız.
 Diğer taraftan tasavvuf, kâlden çok hâl ilmidir. Mâhiyeti ve husûsiyeti gereği, bu ilmin birçok sır ve hakîkati satırlara yansımamış, Peygamber Efendimiz'den itibaren sadırdan sadıra intikal edegelmiştir.
 Tasavvuf, takvâ ilmidir. Kalblerin günah ve şirk kirlerinden muhafazası, Allah sevgisi ve korkusu ile dolmasının yollarını öğretir. Cenâb-ı Hak, bizden takvâya ermiş bir gönül istiyor. Kur'ân-ı Kerim'i incelediğimizde, ibâdetlerin fizîkî şartlarından, -tâbiri câizse- geometrisinden çok rûhânî tarafı üzerinde durulduğunu görürüz. Namazın rekatları, hangi vakitte kılınacağı, neler yapıldığında namazın kabul olup neler yapıldığında ifsâd olacağı gibi zâhirî hususları Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılmamıştır. Bunlar Peygamber Efendimiz'in tatbikâtı demek olan Sünnet-i Seniyye'ye bırakılmıştır.
 Fakat Mâun Sûresi'nde:
 "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş (riyâ) yapanlardır; hayra da mânî olurlar." (el-Mâûn Sûresi, 4-7) buyrularak namazın hangi kalbî kıvamla kılınması gerektiği beyân edilmiştir.  
Görülüyor ki, Cenâb-ı Hak kullarından ihlâsla, samimiyetle, her türlü nefsânî arzulardan temizlenmiş bir iç âlem ile kendisine ibâdet etmelerini istemektedir. İç âlemin temizlenmesi, dünya imtihanı sebebiyle insanın içine konulmuş bulunan nefse âit bütün kötü sıfatlardan, ihtirastan, kinden, gururdan, benlikten, pintilikten temizlenmek ile mümkündür. Bu temizliğin nihayetinde kalpte cemâlî sıfatlar tecellî etmeye başlar ve kulda yüksek ahlâk ortaya çıkar.
 * * *
 İslâm bir bütündür. Zâhiri ile bâtını, şekli ile rûhu, îmânî esasları ile amelî hükümleri birbirinden ayrılamaz. Îman ve ibâdetlerin içinin doldurulması demek olan "takvâ", "ihsan", "ihlâs", "zühd" kalbin amellerindendir, yani tasavvuftur. Zaten tasavvufun kelime mânâlarından birisi de kalbin safâya ermesi demektir.
 Nasıl namaza başlarken tahâret ve abdest şarttır, yani namaza zâhiren bir hazırlık vardır, bütün ibâdet ve muâmelâtta da evveliyetle kalb âleminin temizlenmesi ve kemâle ermesi gerekir. İnsanın inanç dünyasını şekillendiren akâid, kalbî hayatla güçlenir. Bu kalbî kıvamla Allâh'ı daha yakînen bilirsiniz, hissedersiniz, seversiniz. Allâh'a karşı kulluk, tasavvufla mânâ ve kemâl kazanır. Gösteriş için veya yasak savma kabîlinden ibâdetler yapmaktan ancak tasavvufî terbiye ve ihsan şuuru ile kurtulursunuz. İnsanlarla aranızdaki muâmelât, tasavvufî terbiye ile incelir, güzelleşir. Kısacası İslâm'ı olması gerektiği gibi, yani en güzel şekliyle yaşamak ancak tasavvufla mümkündür. Bunun için tasavvuf çok mühimdir. Fakat tasavvuf ve takvâ hâli, sadece kitaplardan okunarak öğrenilemez. Bu, ancak yaşayan birilerini örnek almakla ve bizzat yaşanmakla hâsıl olur.  
Peygamber Efendimiz'in ve O'nun terbiye edip yetiştirdiği Ashâb-ı Kirâm'ın hayatında bu kalbî kemâlâtın pek çok örneğini görmek mümkündür.
 Peygamber Efendimiz, tebliğ edeceği şeylere önce kendisi îmân etti, kalbi itmi'nâna erdi. Sonra insanlara anlatmaya başladı. O'na ilk îmân edenler, Muhâcirler Îman kalplerine o kadar çok yerleşti ve kökleşti ki, bu îmân uğruna her şeylerinden vazgeçtiler. Canlarını, mallarını bu uğurda fedâ ettiler. Ancak bu kalbî kıvam oluştuktan sonra ihtişamlı "Medîne Medeniyeti" kuruldu. İnsanların birbirine karşı muâmelelerinde zirveleştiği "Asr-ı Saâdet Medeniyeti" kuruldu.
 Bu yüzden her şeyin merkezi, gönüldür. Peygamber Efendimiz, kalbin insan vücudundaki durumunu ve ehemmiyetini ne güzel ifade buyururlar:
 "...İn­san be­de­nin­de bir et par­ça­sı var­dır. O iyi olur­sa bütün be­den iyi, kö­tü olur­sa bütün beden kö­tü olur. Dik­kat edi­niz ki, o kalptir." (Bu­hâ­rî, Îmân, 39) 
 Bu yüzden insanlar, kalbî yetişmişlikleri kadar yüce ve üstün, kalben hamlıkları kadar da bayağı ve aşağıdırlar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:
 "...Al­lâh'ı zik­ret­mek hu­sû­sun­da kalple­ri ka­tı­laş­mış olan­la­ra ya­zık­lar ol­sun! İş­te bun­lar apa­çık bir sa­pık­lık için­de­dir­ler." (ez-Zü­mer, 22)
 Bu âyet-i ke­rî­me­ler ışı­ğın­da Ebû Sa­îd el-Har­râz'ın şu sö­zü ne ka­dar mâ­nidar­dır:
 "Kâ­mil in­san, Al­lâh'ın, kal­bi­ni te­miz­le­yip nûr­la dol­dur­du­ğu kim­se­dir."
Çünkü kalp, duyguların menşei, vücudun ve hareketlerin kumanda merkezidir. İnsanın isteyerek yaptığı ve terk ederek yapmadığı her hareket, vizesini buradan alır. Bu yüzden hareketlerini, duygu ve düşüncelerini düzeltmek isteyen insan, işe önce kalbinden başlamalıdır. Cenâb-ı Hak da kıyâmet gününde kullarının sâlih amellerine ve kalbî kıvamlarına göre muâmele edecektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
 "O gün ne mal fay­da ve­rir, ne de ev­lâd. An­cak Al­lâh'a kalb-i se­lîm (ter­te­miz bir kalb) ile ge­len­ler müs­tes­nâ." (eş-Şu­arâ, 88-89) 
 İnsanın iç dünyasını ıslâh etmesi için nefis ve şeytanla büyük bir mücâdeleyi göze alması gerekir. Çünkü kötülükleri iptal etmeden iyiliği ikame etmek mümkün değildir. Kalpteki nefsânî ilâhları söküp atmadan oraya Allah'ın nazar etmesi muhaldir. Bu sebeple tasavvuf, sulhü olmayan bir cenk olarak târif edilmiştir. Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî Haz­ret­le­ri'ne âit olan bu tâ­rif, ta­sav­vu­fun nef­se kar­şı ömür bo­yun­ca de­vam eden bir mü­câ­he­de ol­du­ğu­nu ifâ­de et­mek­te­dir. Nef­se kar­şı cihâd, nef­sin meş­rû ol­ma­yan bü­tün is­tek­le­ri­ne mâ­nî ol­mak­tır.
 Harp­ler, mu­ay­yen za­man ve me­kan­lar­da ya­pı­lır ve bi­ter. Nef­se kar­şı gi­ri­şi­len bu mü­câ­he­de­nin ise bir ömür bo­yu in­kı­tâ­sız de­vâm et­ti­ril­me­si ge­re­kir. Zîrâ nefs ile ne kadar mücâdele edilse de onu tamâmen bertarâf etmek ve böylece onun şerrinden emîn olmak mümkün değildir. Bunun içindir ki âyet-i ke­rî­me­de:
 "...Sa­na ya­kîn (ölüm) ge­lin­ce­ye ka­dar Rab­bi­ne kul­lu­ğa de­vâm et!" (el-Hicr, 99) bu­yrularak son nefese kadar bu kulluk mücâdelesine devâm etmek gerektiğine işâret edilmiştir.
 Ce­nâb-ı Hak, nef­sin hî­le ve de­sî­se­le­ri­ne ka­pı ara­la­yan "gaf­let"e kar­şı dâ­imî bir te­yak­kuz hâ­lin­de bu­lu­nup bu min­vâl üze­re kul­lu­ğa de­vâm edil­me­si­ni şöy­le em­ret­miş­tir:
 "Ken­di ken­di­ne, yal­va­ra­rak ve ür­pe­re­rek, yük­sek ol­ma­yan bir ses­le sa­bah-ak­şam Rab­bi­ni zik­ret! Gâ­fil­ler­den ol­ma!" (el-A'raf, 205) 
 Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz'in biz­zat iş­ti­râk et­tik­le­ri ve "Gaz­ve­tü'l-Us­ra", yâ­ni "Zor­lu Se­fer" adıy­la anı­lan Te­bük Gaz­ve­si dö­nü­şün­de ifâ­de bu­yur­duk­la­rı:
 "Şim­di kü­çük ci­hâd­dan bü­yük ci­hâ­da dö­nü­yo­ruz." tâ­bir­le­ri, şüp­he­siz ki tasavvufun sulhü olmayan cenk şeklindeki tâ­ri­finin il­hâm kay­na­ğı­dır. Pek zor­lu bir se­fer­den son­ra vâ­rid olan bu söz üze­ri­ne:
 "Bun­dan da­ha bü­yük ci­hâd olur mu? di­ye hay­re­te dü­şen as­hâ­bı­na Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:
 " Evet! Şim­di kü­çük ci­hâd­dan en bü­yük ci­hâ­da; nefs ile mü­câ­he­de­ye dö­nü­yo­ruz!"şek­lin­de mu­kâ­be­le­de bu­lun­muş­lar­dır. (Sü­yû­tî, Câ­miu's-Sa­ğîr, II, 73) 
 İç dünyamızda cereyan edecek böyle bir mücâdele için, Allâh'ın bize bir sanat harikası olarak gönderdiği Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i örnek almalıyız. O, insanların rahatça görüp kendilerine misal alabilmeleri için beşer olarak indirilmiştir. Bir beşer gibi yer, içer, gezer; ancak meleklerden ulvî bir rûhânî, mânevî tarafı vardır. Biz o kısmını göremeyiz, bilemeyiz, idrak edemeyiz. O, taşlar arasındaki bir elmas gibidir. Görünüş itibariyle taşlara benzer, ama mânevî değeri ve taşıdığı üstünlükler, hiçbiriyle kıyas edilemez. Bu yüzden biz, onun mânevî hayatına ve derinliğine ancak mânevî âlemimizle nüfuz edebiliriz. O, bizim idrâkimizin ötesindedir. Bi'setten kıyâmete kadar gelecek bütün insanlar için bir misaldir. Herkes kendi derdinin çaresini, kendi hastalığının ilacını O'nda bulur. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-'in ör­nek şah­si­yet ve kal­bî ha­ya­tın­dan tâ­ka­ti­miz ka­dar na­sib ala­bil­mek, O'nun ah­lâ­kıy­la ah­lâk­la­na­bil­mek, dün­ya ve âhi­ret­te­ki şe­ref­le­rin en yü­ce­si­dir. O öyle büyük bir şahsiyettir ki, Allah Teâlâ ve melekleri kendisine salât ve selâm eder. Âyet-i kerîmede buyrulur:
 "Allâh ve melekleri, Peygamber'e çokça salât ederler. Ey mü'minler! Siz de O'na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin." (el-Ahzâb, 56) 
 Allah'ın ve meleklerinin salât ve selâm ettiği bir Peygamber'e karşı biz ümmetine düşen vazife, tam bir teslîmiyettir. Bizim selâmetimiz, ancak o teslimiyettedir. O'na duygularımızla, düşüncelerimizle, hâlimizle, kâlimizle tam teslim olmadıkça, O'nun gibi olmaya çalışmadıkça kurtuluşumuz mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, kendi sevgisini bile O'na duyulan muhabbet ve itaate bağlamıştır:
 "(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh'ı seviyorsanız, Bana itaat ediniz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun!.." (Âl-i İmrân, 31)
 Başka bir âyet-i kerîmede ise, insanın yaptığı amellerin boşa çıkmaması, Allah ve Rasûlü'ne itaat şartına bağlanmıştır.
 "Ey îmân edenler! Allâh'a itâat edin ve Peygamber'e itâat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın!" (Muhammed, 33) 
 Hülâsa, tasavvuf, İslâm'ın özüdür, rûhudur. Onu lâyıkıyla yaşamadan İslâmî hayatımız eksik olur. Tasavvufun en güzel yaşanma şekli, Allah Rasûlü'nün örnek hayatındadır. Allah Rasûlü'nü sevmeden, O'nu taklid etmeden, emirlerine cân ü gönülden teslim olmadan dünya ve âhiret kurtuluşumuz mümkün değildir.
 Yâ Rabbî! Bizleri, İslâm'ı en güzel bir şekilde öğrenip yaşayan kullarından eyle!.. Bizleri bu dünya imtihanında, âhiret berâtını kazanan kullarının arasına dâhil eyle!.. Bizleri, Sana vâsıl olmak için Habîb'ine tâbî olan Muhâcirîn, Ensâr ve onların yollarını tâkip eden sâlih kullarının zümresine ilhâk eyle!
Âmîn!
.

Bu ders 12/03/2008 tarihinden itibaren 2280  Kere Okundu

Tüm Notlar

 

Şebnem'de Bu Ay

67.
sayı

2010
Bu site bir  Ş E B N E M  T A S A R I M  hizmetidir.
Her hakkı mahfuzdur. Sitenin tüm kanûnî hakları sebnem.org'a aittir, izinsiz çoğaltılamaz.
w w w . S E B N E M . o r g
© 2002 - 2009